Maksillofasiyal travma olgularının medikolegal değerlendirilmesi
Medicolegal evaluation of maxillofacial trauma cases
- Tez No: 1003987
- Danışmanlar: PROF. DR. SEMA DEMİRÇİN
- Tez Türü: Tıpta Uzmanlık
- Konular: Adli Tıp, Forensic Medicine
- Anahtar Kelimeler: Belirtilmemiş.
- Yıl: 2026
- Dil: Türkçe
- Üniversite: Akdeniz Üniversitesi
- Enstitü: Tıp Fakültesi
- Ana Bilim Dalı: Adli Tıp Ana Bilim Dalı
- Bilim Dalı: Belirtilmemiş.
- Sayfa Sayısı: Belirtilmemiş.
Özet
MFT, dünya genelindeki travma merkezlerinde en sık karşılaşılan yaralanma gruplarından birini teşkil etmektedir. Bu travmaların epidemiyolojik profili; nüfusun yaş profili, coğrafi özellikler, sosyokültürel ve ekonomik dinamikler, eğitim seviyesi ve yaşam tarzı, alışkanlıkları gibi değişkenlere bağlı olarak büyük farklılıklar göstermektedir. Çalışmamızda 01.01.2024–31.12.2024 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine, MFT sebebiyle başvuran 1547 olguya ait bilgiler retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Maksillofasiyal travma nedeniyle hastaneye başvuran olguların demografik özellikleri, travma etiyolojisi, yaralanma paterni, bilinç durumu, eşlik eden sistem yaralanmaları, tedavi süreçleri ve BTM ile giderilip giderilemediği, YT varlığı gibi adli tıbbi sonuçları incelenerek kaynaklarla karşılaştırılması ve bölgesel travma profili ortaya konularak bilimsel yazına katkıda bulunulması amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen 1547 olgunun %70,9'u (n=1097) erkek, %29,1'inin (n=450) kadın olduğu, yaş ortalamasının 24,9±20,3 olarak bulunduğu, en çok olgunun 0-10 yaş grubunda (n=500, %32,3) yer aldığı tespit edilmiştir. Olguların en sık haziran (n=164, %10,6) ayında ve yaz (n=475, %30,7) mevsiminde yaralandığı saptanmıştır. Etiyolojik olarak en sık travma türünün düşme (n=584, %37,7), ardından ADTK (n=284, %18,4) olduğu bulunmuştur. ADTK, spor yaralanması, KDAY, çarpışma, darp, iş kazası olgularının erkek cinsiyette kadınlara oranla; düşme, ev kazası ve hayvan saldırısı olgularının ise kadın cinsiyette erkeklere oranla anlamlı oranda yüksek olduğu tespit edilmiştir. Epidemiyolojik verilerde gözlenen bu cinsiyetler arası asimetrik dağılım; erkek popülasyonun mesleki ve sosyal alanda risk potansiyeli yüksek dinamiklere maruz kalması, motorlu taşıt kullanım insidansının yüksekliği ve dış ortam aktivitelerindeki belirgin hakimiyeti ile temellendirilmektedir. Buna ek olarak, erkek bireylerin fiziksel agresyon, kişiler arası şiddet eylemleri ve temas sporları gibi travmaya zemin hazırlayan faktörlere daha sık iştirak etmeleri hem kazai hem de kasti yaralanmalara maruziyet oranlarını artırmaktadır. Ancak, gelişmiş toplumlarda kadınların sosyoekonomik düzeylerindeki ilerleme, iş gücüne katılım oranlarındaki artış ve dış mekan mobilizasyonlarının fazlalaşmasına paralel olarak, travma epidemiyolojisinde izlenen bu erkek/kadın oranının giderek değişeceği öngörülmektedir. Maksillofasiyal travma epidemiyolojisini inceleyen kaynaklar, olgu insidansının mevsimsel değişiklik gösterdiğini; yaz aylarında istatistiksel açıdan anlamlı bir artış sergilerken, kış periyodunda minimal seviyelere gerilediğini ortaya koymaktadır. Saptanan bu mevsimsel olgu sıklığı değişimi temelde; iklimsel ısınmaya sekonder olarak artış gösteren sosyal mobilizasyon, dış ortam rekreasyonel aktiviteleri, turistik sirkülasyon ve karayolu trafik hacmindeki genişleme ile açıklanmaktadır. Spesifik olarak yoğun bir yerli ve yabancı turist popülasyonuna ev sahipliği yapan Antalya bölgesinde, tatil sezonunun tepe noktasına ulaştığı yaz aylarında motorlu taşıt kazalarındaki ve kişiler arası fiziksel şiddet eylemlerindeki artış ivmesine korele olarak maksillofasiyal travma prevalansında da belirgin bir yükseliş izlenmektedir. Öte yandan, kış aylarında bireylerin kapalı yaşam alanlarında geçirdikleri sürenin uzaması, genel travma maruziyet riskini azaltıcı bir faktör olarak düşünülmektedir. Çalışmamızda; ADTK, AİTK, darp, iş kazası, üstüne cisim düşmesi olgularının erişkin yaş grubunda (18-64 yaş) genç ve yaşlı gruplara oranla istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu; düşme, künt cisim travması ve ev kazası olgularının genç yaş grubunda (0-17 yaş) istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır. Çalışmamızda, çocukluk-ergenlik evrelerinde düşme kaynaklı travmalar, yüksek fiziksel hareketliliğe bağlı olarak ev içi kazalar ve künt cisim travmalarının anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanmıştır. Sosyoekonomik mobilitenin en yoğun olduğu 18-64 yaş erişkin popülasyonda ise travma profili değişerek; araç içi ve dışı trafik kazaları, darp, iş kazaları ve üzerine cisim düşmesi olgularının diğer yaş gruplarına kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı tespit edilmiştir. Erişkinlerin mesleki maruziyetleri ile trafikteki ve sosyal yaşamdaki aktif rollerinin yüksek enerjili ve şiddet odaklı travmalara zemin hazırladığı yönündeki görüşlerle tam bir uyum içindedir. Çalışmamızda düşme olgularına her iki cinsiyette, araç dışı trafik kazaları ve diğer nedenlere kıyasla daha sık rastlandığı tespit edilmiştir. Özellikle gelişmekte olan ülkelere ait verilerde, trafik kurallarının yetersiz uygulanması, toplumun trafik kurallarına uymanın önemi ve ciddiyeti konusunda yeterince farkındalığa sahip olmaması, eğitim eksikliği ve bazende altyapı sorunları nedeniyle motorlu taşıt kazalarının etiyolojik faktör olarak ilk sırada yer aldığı görülmektedir. Ancak çalışmamızda pediatrik popülasyonun ağırlıkta olduğu serilerle paralel olarak düşmeler daha sık rastlanan grup olmuştur. Benzer şekilde ülkemizde yapılan güncel çalışmalarda, yumuşak doku yaralanmalarının ve 0-10 yaş grubu olguların dahil edildiği serilerde, düşme oranlarının trafik kazalarına göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu görülmektedir. Sonuç itibarıyla, çalışmamızda saptanan etiyolojik dağılımın; bireylerin davranışsal risk alma eğilimleri, mesleki maruziyet profilleri ve sosyokültürel yaşam tarzı dinamikleri tarafından doğrudan şekillendiği değerlendirilmekte olup, elde edilen bulgular güncel bilimsel kaynak verileriyle uyumludur. Olguların %59,21'inde (n=915) herhangi bir maksillofasiyal kemik kırığının bulunmadığı, %22,3'ünde (n=345) çoklu MF kemik kırığı, %18,6'sında (n=287) ise izole MF kemik kırığı bulunduğu, en fazla kemik kırığının %19,7 (n=305) ile burun kırığı olduğu tespit edilmiştir. Maksilla, mandibula, zigoma, sfenoid, orbita taban ve medial duvar kırıklarının erkek cinsiyette kadınlara göre anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır. Çalışmamızda en sık MFT nedeni düşmeler olsa da kemik kırığı riskinin en yüksek olduğu grup trafik kazalarıdır. Kaynaklarda gelişmekte olan ülkelerde trafik kazaları, gelişmiş ülkelerde ise şiddet ve düşmeler öne çıkmaktadır; serimizdeki yüksek düşme oranı ise 0-17 yaş grubunun sayısal fazlalığıyla ilişkilendirilmiştir. Biyomekanik açıdan, düşük enerjili düşmeler genellikle yumuşak doku hasarıyla sınırlı kalırken; yüksek enerjili motorlu taşıt kazaları kemik direncini aşarak adli tıbbi yönden çok daha ağır ve çoklu kırıklara neden olmaktadır. Çalışmamızda anatomik lokalizasyona göre en sık nazal kemik kırıkları saptanmıştır. Kaynaklarda en sık izlenen kırık türüne dair farklı sonuçla görülmektedir, bu durum araştırmaların yürütüldüğü klinik branşların hasta kabul ve triyaj profillerinden kaynaklanmaktadır. Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi temelli çalışmalarda genellikle açık cerrahi ve hastane yatış endikasyonu taşıyan mandibula kırıkları ön plana çıkarken; Acil Tıp ve genel epidemiyoloji araştırmalarında nazal kırıkların baskın olduğu görülmektedir. İzole nazal kırıklar çoğunlukla majör cerrahi veya yatış gerektirmeksizin acil servislerde ayaktan redükte edilebilmektedir. Çalışmamızın da hem yatarak hem de ayaktan tıbbi müdahale gören tüm travma popülasyonunu bütüncül bir yaklaşımla kapsaması, nazal kemik kırığı insidansının literatürdeki epidemiyolojik verilerle uyumlu olarak ilk sırada yer almasını açıklamaktadır. ADTK sonucu yaralanan olgular en sık motosiklet kazası sonucu (n=169, %59,5) başvurmuştur. Motosiklet kazaları erkek cinsiyette kadınlara oranla anlamlı derecede fazladır. Motosiklet kazaları ve yaya iken taşıt çarpması durumlarında MF kemik kırığı saptanma sıklığı anlamlı düzeyde fazladır. Düşme olguları en sık kendi seviyesinden (n=483, %82,7) ve ev ortamında (n=115, %35,4) gerçekleşmiştir. Darp olgularında uygulayıcı en sık %32,5'inde (n=13) akran, %22,5'inde (n=9) trafikte karşı sürücü, %12,5'inde (n=5) eş (koca), %12,5'inde (n=5) aile üyesidir. Darpın gerçekleştiği olay yeri en sık trafikti (n=11, %29,7). Yumruk ile darp sonucu MF kemik kırığı bulunması durumu anlamlı derecede yüksekti. En sık spor yaralanması türü olguların %49,1'i (n=28) ile futboldu. Futbol oynarken MFT oluşma sıklığı erkek cinsiyette kadınlara oranla anlamlı derecede fazladır. KDA ile yaralanan olguların en sık metal plak/tel ile (n=25, %38) yaralandığı tespit edilmiştir. En sık MFT'ye sebebiyet veren künt cisim türü ise ahşap ev eşyalarıdır (n=101, %36,5). Araç dışı trafik kazalarında (ADTK) motosiklet kazalarının ilk sırada yer alması, bölgemizin iklimsel ve sosyokültürel özellikleriyle doğrudan ilişkilidir. Avrupa'da altyapı olanaklarına bağlı olarak bisiklet kazaları daha yaygınken; Antalya'da motosiklet kullanımının yaygınlığı etiyolojide belirleyici olmuştur. Antalya'nın trafiğe kayıtlı motosiklet sayısında Türkiye genelinde ikinci sırada yer alması saptanan bu bölgesel etiyolojik dağılımı istatistiksel olarak etkilemektedir. Çalışmamızda araç dışı trafik kazaları grubunda saptanan erkek hakimiyeti; mesleki gereklilikler, trafikteki aktif rol ve riskli araç kullanımı ile ilişkili olabilir. Bu grupta en ağır maksillofasiyal kırıklara yol açan motosiklet kazaları 18-64 yaş erişkinlerde yoğunlaşırken, bisiklet kazaları 0-17 yaş grubunda sık görülmektedir. Motosiklet kazalarının yıkıcı sonuçları yüksek hız, kinetik enerji ve çarpışma anındaki şiddetli fırlatma kuvvetiyle doğrudan bağlantılıdır. En sık karşılaşılan etiyoloji olan kendi seviyesinden düşmeler (%82,7), ağırlıklı olarak ev ortamı ve merdivenlerde gerçekleşmektedir. Bu durum 17 yaş altı çocuklarda tam gelişmemiş motor koordinasyon ve oyun hareketliliğine; erişkinlerde günlük aktivitelere; yaşlı popülasyonda ise görme/denge kayıpları ve polifarmasi yan etkilerine bağlıdır. Komplike motor beceri gerektiren merdiven kullanımı, özellikle çocuk ve yaşlılar için belirgin bir risk faktörüdür. Darp olguları; okulda akran zorbalığı, trafikte şehir stresi ve evde aile içi şiddet şeklinde çok boyutlu bir profil sergilemektedir. Kadınların aile içi şiddete daha sık maruz kalması, ataerkil yapı, erkeğin fiziksel üstünlüğünü bir tahakküm aracı olarak kullanması ve hatta psikopatolojik faktörlerle ilişkilendirilebilmektedir. Şiddet eylemlerinde en sık başvurulan yöntem olan yumruk darbeleri (%64,8), aynı zamanda darp kaynaklı maksillofasiyal kırıkların da en temel nedenini (%54,5) oluşturmaktadır. Spor yaralanmalarında etiyolojinin ilk sırasında yer alan futbol (%53,8), bölgemizin sosyokültürel alışkanlıklarıyla uyumlu olarak erkeklerin sık tercih ettiği spordur. Futbolun maksillofasiyal travmalar açısından yüksek risk barındırması sadece popülaritesiyle değil; oyun esnasındaki kafa kafaya çarpışmalar, dirsek temasları ve yüze gelen tekmeler gibi yüksek kinetik enerjili travma mekaniklerini içermesiyle açıklanmaktadır. Çalışmamızda kesici-delici alet yaralanmalarının büyük çoğunluğunu (%81,8) suç aleti niteliğindeki bıçaktan ziyade metal plak/tel ve cam gibi kaza ilişkili materyaller oluşturmuştur. Künt cisim travmalarında ise ahşap ev eşyası (%36,5) ve duvar (%11,6) gibi çevresel objelere kazara çarpmaya bağlı yaralanmalara sık rastlanmaktadır. Çalışmamızda MF kemik kırıklarına, frontal kemikten sonra, en sık eşlik eden nörokranium kırığının temporal kemik (n=46, %3) kırığı olduğu belirlenmiştir. MFT olgularına en sık eşlik eden intrakraniyal kanama türünün 52 (%3,4) olgu ile subdural kanama olduğu saptanmıştır. AİTK ve ADTK olgularına intrakraniyal kanama eşlik etmesinin anlamlı derecede yüksek olduğu belirlenmiştir. Ayrıca MF kemik kırıklarının tamamının intrakraniyal kanama olması durumunu anlamlı derecede artırdığı saptanmıştır. Temporal kemik kırıkları, zigomatik ark ve mandibula kondilinin temporal kemik ile olan anatomik komşuluğu sebebiyle, özellikle düşme ve araç dışı kazalardaki lateral darbe enerjisinin kafa tabanına iletilmesiyle açıklanmaktadır. İntrakraniyal kanamalar incelendiğinde ise en sık subdural kanama saptanmıştır. Literatürde subaraknoidal kanamanın ön planda olduğu çalışmalar bulunsa da serimizdeki subdural kanama yüksekliği, etiyolojide baskın olan trafik kazaları ile, akselerasyon-deselerasyon mekanizmaları ve köprü venlerin yırtılmasıyla doğrudan ilişkilidir. Nitekim subdural kanama olgularında en sık eşlik eden kemik kırıklarının zigoma (%53,8) ve temporal kemik (%40,4) olması, yüz bölgesine gelen yüksek kinetik enerjinin kafatası içine yansıdığını kanıtlamaktadır. Bu bulgular kaynaklardaki biyomekanik verilerle uyumlu olup, bilinci açık dahi olsa her yüz kemik kırığı saptanan olgunun potansiyel kafa travması adayı olarak değerlendirilmesi ve ileri görüntüleme ile yakından takip edilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. MFT sonucu meydana gelen yumuşak doku travmaları incelendiğinde; toplam olguların %66,3'ünde (n=1025) kesi/laserasyon, %20,9'unda (n=323) ekimoz/kontüzyon, %20,5'inde (n=317) sıyrık, %14,4'ünde (n=223) hematom meydana geldiği saptanmıştır. Bu ekstrakranial hematom olguları en sık alın (n=103, %32,8) ve saçlı deri bölgesinde (n=83, %26,4) görülmüştür ve AİTK ile ADTK olgularında anlamlı derecede fazla olduğu saptanmıştır. Abrazyonların, olguların %20,8'inde (n=128) alında, %17,9'unda (n=110) burun sırtında olduğu ve AİTK ve ADTK olgularında anlamlı derecede fazla olduğu tespit edilmiştir. Ekimoz/kontüzyonların, olguların %27'sinde (n=127) sol periorbital bölgede, %26,4'ünde (n=124) sağ periorbital bölgede olduğu ve ADTK, AİTK ve darp olgularında anlamlı derecede fazla olduğu saptanmıştır. Kesi/laserasyonların, olguların %31'inde (n=412) alın bölgesinde, %11,2'sinde (n=169) çenede olduğu ve düşme ve KDAY olgularında anlamlı derecede fazla olduğu tespit edilmiştir. Çalışmamızda en sık saptanan yumuşak doku lezyonlarının kesi ve laserasyonlar olması, yüz anatomisinde derinin, sert kemik çıkıntılar (zigoma, burun sırtı, çene ucu) üzerinde minimal subkutan yağ dokusuyla gergin bir şekilde yer almasıyla açıklanmaktadır. Bu yapısal özellik, travma anında derinin kemik ile dış cisim arasında kalarak kompresyon ve makaslama kuvvetleriyle kolayca parçalanmasına zemin hazırlamaktadır. İkinci ve üçüncü sıklıkta izlenen ekimoz/kontüzyon ve hematomlar ise künt travma mekanizmalarına işaret etmektedir. Yüksek oranda saptanan bu yumuşak doku hasarları, yüzde sabit iz bırakma potansiyelleri nedeniyle adli tıbbi açıdan ciddi bir medikolegal önem taşımaktadır. Anatomik lokalizasyon ve etiyoloji ilişkisi incelendiğinde; trafik kazalarında başın ivmelenerek savrulmasına bağlı olarak en korunmasız bölgeler olan alın ve burunda hematom ve abrazyonlar, saçlı deride ise yüksek enerjili travma göstergesi olan hematomlar yoğunlaşmaktadır. Bilateral periorbital ekimozların kişiler arası şiddet ve trafik kazalarında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde sık görülmesi, darp olgularında yüzün orta hattının hedeflendiğini doğrulamakta ve aynı zamanda olası nazal veya zigomatik kırıklar için kritik bir klinik gösterge olarak değerlendirilmektedir. Medikolegal açıdan en riskli yumuşak doku yaralanması olan kesi ve laserasyonların alın ve çenede lokalize olması ise, temel olarak düşme ve KDAY ile ilişkilidir. Düşme anında zeminle ilk temas eden bu bölgelerde oluşan kesiler genellikle düzensiz ve kontüze karakterdeyken, KDAY olgularında aletin yapısına bağlı olarak düzgün kenarlıdır. MF travmalara en sık eşlik eden vücut bölgelerinin tüm olguların (n=1547) %12,5'i (n=193) ile üst ekstremite yaralanmaları olduğu tespit edilmiştir. Üst ekstremite yaralanmalarının AİTK ve ADTK olgularında anlamlı derecede yüksek olduğu bulunmuştur. Çalışmamızda, maksillofasiyal travmalara en sık eşlik eden sistemik yaralanmaların ekstremite travmaları olduğu ve bu birlikteliğin en yüksek oranda trafik kazalarında izlendiği saptanmıştır. Bu tablo, kaza anında vücudun en dışa açık ve savunmasız bölgelerinin yüz ile ekstremiteler olmasıyla açıklanmaktadır. Çarpışma esnasında bireyin refleksif bir korunma güdüsüyle kollarını siper etmesi veya savrulma ve düşme mekanizmaları neticesinde kolların ve bacakların doğrudan travmatize olması, bu iki bölge yaralanmasının eşzamanlı görülme insidansını artırmaktadır. Çalışmamızda göz travması bulunan olgular (n=307) incelendiğinde; 127 olguda (%41,4) izole sağ göz, 127 olguda (%41,4) izole sol göz travması vardı. Bu olguların 53'ünde (%17,2) hem sağ hem sol gözde travma olduğu kayıtlıdır. BTM ile giderilebilecek nitelikte hafif yaralanmalar hem sol (n=161, %89,4) hem de sağ (n=154, %85,6) gözde fazla bulunmuştur. Darp, iş kazaları ve çarpışma olgularında sol; ADTK, AİTK, ateşli silah yaralanmalarında ve düşme olgularında ise sağ göz travmasına anlamlı derecede fazla rastlandığı belirlenmiştir. Darp olgularında saldırganların dominant sağ el kullanımına sekonder olarak mağdurun sol yüz yarısının hedef alınması, sol göz yaralanmalarını istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde artırmaktadır. Yaralanma şiddeti açısından olguların büyük bir kısmı BTM sınırları içinde yer alsa da kalıcı görme kaybı veya organ işlev zayıflaması riski taşıyan nitelikli yaralanma grubunun varlığı, göz travmalarının adli tıbbi önemini koruduğunu göstermektedir. Çalışmamızda olguların %53,6'sının (n=829) yaralanmasının BTM ile giderilebilecek nitelikte hafif olmadığı saptanmıştır. AİTK, ADTK, darp ve ASY olgularında yaralanmanın BTM ile giderilemeyecek nitelikte olması durumunun anlamlı derecede fazla olduğu belirlenmiştir. Ayrıca BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte yaralanmanın kadınlarda erkelere oranla daha fazla olduğu, BTM ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olmayan yaralanmaların ise erkeklerde kadınlara oranla daha sık bulunduğu saptanmıştır. Çalışmamızda olguların %11,1'inin (n=171) yaralanmasının yaşamsal tehlike oluşturduğu saptanmış olup AİTK, ADTK ve ASY olgularıyla YT meydana gelmesi durumu arasında anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır. MFT sonucu yaralanan kadınların %8,9'unun (n=40), erkeklerin ise %11,9'unun (n=131) yaralanması YT oluşturur niteliktedir. Olguların %97,9'unda (n=1515) Glaskow Koma Skoru 13-15 arasındadır. Çalışmamızda MFT olgularının yarısından fazlasının (%53,6) BTM ile giderilemeyecek nitelikte bulunması, bu travmaların kemik kırığı ve derin doku hasarı barındıran majör yaralanmalar olduğunu göstermektedir. Travma şiddeti ile etiyoloji ilişkisi incelendiğinde; yüksek kinetik enerjiye sahip araç dışı ve araç içi trafik kazaları ile ateşli silah yaralanmalarının, hem BTM ile giderilemeyecek nitelikte oluşu, hem de yaşamsal tehlike (YT) oluşturma sıklığı açısından istatistiksel olarak en riskli gruplar olduğu saptanmıştır. Erkek popülasyonun sosyokültürel dinamikler gereği bu yüksek enerjili kazalara ve şiddet ortamlarına daha fazla iştirak etmesi, cinsiyetler arası travma şiddeti farkını ve erkeklerde gözlenen yüksek YT oranlarını açıklamaktadır. Sonuç olarak, özellikle trafik kazaları ve balistik travmalara sekonder gelişen olgular; basit bir yaralanmanın ötesinde, yüksek morbidite ve mortalite riski taşıyan ve multidisipliner klinik yönetim gerektiren ciddi adli tıbbi olgulardır. Çalışmamızda, olguların %75,1'inin (n=1162) ayaktan, %23,1'inin (n=357) yatarak tedavi gördüğü, %3,1'inin (n=48) ise tedaviyi reddettiği anlaşılmaktadır. Olguların %5,6'sının (n=87) yoğun bakım yatışı olduğu ve %16'sının (n=248) cerrahi tedavi aldığı saptanmıştır. Hem cerrahi tedasi hem de yoğun bakım yatışı olan 58 olgu saptanmıştır. Yoğun bakım yatışı; AİTK, ADTK ve ASY olgularında anlamlı olarak fazla bulunmuştur. AİTK, ADTK, ASY ve darp olgularında ayrıca cerrahi tedavi uygulanma sıklığı anlamlı olarak fazla tespit edilmiştir. MFT sonucu yaralanan olguların %10,3'ü (n=159) Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi servisinde, %6,4 (n=99) Beyin ve Sinir Cerrahi servisinde yatarak tedavi görmüştür. Klinik yönetim analizlerinde, maksillofasiyal travma olgularının büyük çoğunluğunun ayaktan tedavi edildiği; bu durumun minör doku hasarları sıklığıyla ilişkili olduğu görülmüştür. Ancak araç içi ve dışı trafik kazaları ile ateşli silah yaralanmaları gibi yüksek enerjili olgularda, yaşamsal tehlike, eşlik eden ciddi kafa travması ve hemorajik şok risklerine sekonder olarak yoğun bakım ve cerrahi tedavi gereksiniminin istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde arttığı saptanmıştır. Buna karşın, künt cisim travmalarının düşük enerjili ve lokalize doğası gereği genellikle konservatif takibin yeterli olduğu belirlenmiştir. Yatarak tedavi gören olguların klinik dağılımı incelendiğinde; maksillofasiyal travmaların multidisipliner yapısına uygun olarak hastaların en sık Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi ile Beyin ve Sinir Cerrahisi kliniklerine yatırıldığı, klinik sürece Ortopedi ve Travmatoloji ile Göz Hastalıkları gibi diğer branşların da koordineli olarak dahil olduğu tespit edilmiş olup, bu bulgular kaynaklarla uyumludur. Maksillofasiyal travmaları medikolegal açıdan değerlendirmek ve bilimsel katkı sağlamak amacıyla gerçekleştirilen çalışmamız; travma etiyolojisinin yaş gruplarına göre değişiklik gösterdiğini kanıtlamaktadır. Elde edilen veriler; pediatrik ve genç olgularda düşme, künt cisim travmaları ve ev kazalarının, erişkinlerde trafik kazaları, iş kazaları ve kişiler arası şiddetin, geriatrik popülasyonda ise yeniden düşme olaylarının ön planda olduğu karakteristik bir dağılımı ortaya koymuştur. Bu tablo ışığında; trafik güvenliği, ev içi önlemler ve şiddet karşıtı politikaların hayata geçirilmesi hem multidisipliner tedavi yükünü hafifletmek hem de yüzde sabit iz ve duyu-organ işlevlerinin zayıflaması ya da kaybı gibi kalıcı morbiditeleri önlemek için gereklidir. Bu yönüyle çalışmamız, MFT olgularına geniş bir perspektiften ışık tutmakta olup, ileride konuyla ilgili yapılacak araştırmalara da ışık tutacağı düşünülmektedir.
Özet (Çeviri)
MFT (maxillofacial trauma) constitutes one of the most frequently encountered groups of injuries in trauma centers worldwide. The epidemiological profile of these traumas varies considerably depending on variables such as the age distribution of the population, geographical characteristics, sociocultural and economic dynamics, level of education, lifestyle, and habits. In this study, data from 1547 cases presenting to Akdeniz University Faculty of Medicine Hospital between 01.01.2024 and 31.12.2024 due to MFT were retrospectively evaluated. The aim was to examine the demographic characteristics, trauma etiology, injury patterns, level of consciousness, accompanying systemic injuries, treatment processes, and medicolegal outcomes - such as whether the injury could be treated by simple medical intervention and the presence of life-threatening conditions - and to compare these findings with the literature in order to contribute to the scientific body of knowledge by delineating the regional trauma profile. Of the 1547 cases included in the study, 70.9% (n=1,097) were male and 29.1% (n=450) were female. The mean age was 24.9±20.3 years, with the highest proportion of cases in the 0–10 age group (n=500, 32.3%). Injuries most frequently occurred in June (n=164, 10.6%) and during the summer season (n=475, 30.7%). Etiologically, the most common mechanism of trauma was falls (n=584, 37.7%), followed by non-occupant traffic accidents (including pedestrians, motorcyclists, cyclists, electric bicycle users, all-terrain vehicle (ATV) riders, and scooter riders) (n=284, 18.4%). Non-occupant traffic accidents, sports injuries, penetrating injuries, collisions with another person, assault, and occupational accidents were significantly more frequent in males compared to females, whereas falls, domestic accidents, and animal attacks were significantly more frequent in females. The asymmetric gender distribution observed in epidemiological data may be attributed to the greater exposure of the male population to high-risk occupational and social dynamics, higher incidence of motor vehicle use, and predominance in outdoor activities. Additionally, more frequent participation of males in physical aggression, interpersonal violence, and contact sports increases their exposure to both accidental and intentional injuries. However, in developed societies, it is anticipated that this male-to-female ratio in trauma epidemiology will gradually change in parallel with improvements in women's socioeconomic status, increased participation in the workforce, and greater outdoor mobility. Studies examining the epidemiology of maxillofacial trauma indicate that case incidence shows a seasonal variability, with a statistically significant increase during summer months and a decline to minimal levels during winter. This temporal differences in case frequency is primarily explained by increased social mobility secondary to warmer climatic conditions, outdoor recreational activities, tourist circulation, and expansion in road traffic volume. In the Antalya region, which hosts a dense population of domestic and international tourists, a marked increase in maxillofacial trauma prevalence is observed during the summer months when the holiday season peaks, correlating with rises in motor vehicle accidents and interpersonal physical violence. Conversely, the extended time spent indoors during winter months is considered a factor reducing overall trauma exposure. In our study, non-occupant traffic accidents, in-vehicle (drivers and passengers) traffic accidents, assault, occupational accidents, and injuries caused by falling objects were found to be statistically significantly more frequent in the adult age group (18–64 years) compared to the younger and older age groups; whereas falls, blunt object trauma, and domestic accidents were found to be statistically significantly more frequent in the pediatric age group (0–17 years). In our study, fall-related traumas were found to predominate during childhood and adolescence; furthermore, due to high physical activity, household accidents and blunt object traumas were determined to be significantly more frequent in these groups. In contrast, in the 18–64 age group—characterized by peak socioeconomic mobility—the trauma profile shifted, with statistically significant increases in in-vehicle and non-occupant traffic accidents, assault, occupational injuries, and injuries caused by falling objects. These findings are consistent with the view that occupational exposure and active participation in traffic and social life predispose adults to high-energy and violence-related trauma. Falls were the most common cause of injury in both sexes, more frequent than non-occupant traffic accidents and other etiologies. In developing countries, motor vehicle accidents are often the leading etiological factor due to insufficient enforcement of traffic regulations, insufficient awareness of the importance and seriousness of traffic rules in society, lack of education, and sometimes infrastructure problems. However, in this study, falls were more prevalent, consistent with series dominated by pediatric populations. Similarly, recent studies conducted in Türkiye have shown that in series including soft tissue injuries and cases aged 0–10 years, fall rates are significantly higher than traffic accidents. Overall, the etiological distribution identified in this study appears to be directly shaped by behavioral risk-taking tendencies, occupational exposure profiles, and sociocultural lifestyle dynamics, and is consistent with current scientific literature. In 59.21% (n=915) of cases, no maxillofacial bone fracture was detected, whereas 22.3% (n=345) had multiple MF fractures and 18.6% (n=287) had isolated MF fractures. The most common fracture was nasal bone fracture (n=305, 19.7%). Fractures of the maxilla, mandible, zygoma, sphenoid, orbital floor, and medial wall were significantly more frequent in males than females. Although falls were the most common cause of MFT, traffic accidents posed the highest risk for bone fractures. In the literature, traffic accidents predominate in developing countries, whereas violence and falls are more common in developed countries; the high fall rate in this study is attributed to the predominance of the 0-17 age group. Biomechanically, low-energy falls are typically limited to soft tissue injuries, whereas high-energy motor vehicle accidents exceed bone resistance, resulting in more severe and multiple fractures with greater medicolegal implications. The most common fracture by anatomical location was nasal bone fracture. Variations in reported fracture types across studies are largely due to differences in patient admission and triage profiles among clinical disciplines. While mandibular fractures requiring open surgery and hospitalization are more prominent in oral and maxillofacial surgery-based studies, nasal fractures predominate in emergency medicine and general epidemiological studies. Isolated nasal fractures are often managed on an outpatient basis in emergency departments without the need for major surgery or hospitalization. The inclusion of both inpatient and outpatient trauma populations in this study explains the predominance of nasal fractures, consistent with epidemiological data in the literature. Among non-occupant traffic accidents cases, the most common cause of injury was motorcycle accidents (n=169, 59.5%), which were significantly more frequent in males. The frequency of MF fractures was significantly higher in motorcycle accidents and pedestrian–vehicle collisions. Falls most commonly occurred from ground level (n=483, 82.7%) and in the home environment (n=115, 35.4%). In assault cases, the perpetrator was most frequently a peer (n=13, 32.5%), followed by another driver in traffic (n=9, 22.5%), spouse (husband) (n=5, 12.5%), and family member (n=5, 12.5%). Assaults most commonly occurred in traffic (n=11, 29.7%). Punch-related assaults were significantly associated with MF fractures. The most common sports injury was football (soccer), accounting for 49.1% (n=28) of cases, and was significantly more frequent in males. Among penetrating injuries, the most common mechanism involved metal plates/wires (n=25, 38%), while the most common blunt object causing MFT was wooden household furniture (n=101, 36.5%). The predominance of motorcycle accidents in non-vehicle traffic accidents cases is directly related to the climatic and sociocultural characteristics of the region. While bicycle accidents are more common in Europe due to infrastructural factors, the widespread use of motorcycles in Antalya is a determining factor in etiology. The fact that Antalya ranks second in Türkiye in terms of registered motorcycle numbers statistically influences this regional etiological distribution. The male predominance in non-vehicle traffic accidents cases may be related to occupational requirements, active participation in traffic, and risky driving behaviors. Motorcycle accidents causing the most severe MF fractures were concentrated in adults aged 18–64 years, whereas bicycle accidents were more common in the 0–17 age group. The destructive outcomes of motorcycle accidents are directly related to high speed, kinetic energy, and the forceful ejection during collisions. Falls from ground level (82.7%), the most common etiology, predominantly occurred in home environments and on stairs. This is associated with underdeveloped motor coordination and high activity levels in children, daily activities in adults, and visual/balance impairments and polypharmacy effects in the elderly. Stair use, requiring complex motor skills, represents a significant risk factor, particularly for children and older individuals. Assault cases exhibited a multidimensional profile, including peer bullying at school, urban stress in traffic, and domestic violence. The higher exposure of women to domestic violence may be linked to patriarchal structures, the use of physical strength by men as a means of dominance, and even psychopathological factors. Punches, the most common method of violence (64.8%), also constituted the primary cause (54.5%) of assault-related MF fractures. Football, the leading cause of sports injuries (53.8%), is a sport frequently preferred by men, in line with the socio-cultural habits of our region. Its high risk for maxillofacial trauma is explained not only by its popularity but also by high-energy mechanisms such as head-to-head collisions, elbow contact, and kicks to the face. In this study, most penetrating injuries (81.8%) were caused not by knives as criminal instruments but by accidental materials such as metal plates/wires and glass. In blunt force traumas, injuries due to accidental collisions with environmental objects such as wooden household items (36.5%) and walls (11.6%) are frequently encountered. The most common neurocranial fracture accompanying MF fractures after frontal bone fractures was temporal bone fracture (n=46, 3%). The most common type of intracranial hemorrhage accompanying MFT was subdural hemorrhage (n=52, 3.4%). Intracranial hemorrhage was significantly more frequent in in-vehicle traffic accidents and non-occupant traffic accidents cases, and all MF fractures significantly increased the likelihood of intracranial hemorrhage. Temporal bone fractures are explained by the anatomical proximity of the zygomatic arch and mandibular condyle to the temporal bone, and the transmission of lateral impact energy to the skull base, particularly in falls and non-occupant traffic accidents cases. Subdural hemorrhage was the most frequent intracranial bleeding type observed. Although some studies report subarachnoid hemorrhage as predominant, the high rate of subdural hemorrhage in this series is directly related to traffic accidents, acceleration-deceleration mechanisms, and tearing of bridging veins. The frequent association of subdural hemorrhage with zygomatic (53.8%) and temporal bone (40.4%) fractures demonstrates the transmission of high kinetic energy from the facial region to the intracranial space. These findings are consistent with biomechanical data and emphasize that all patients with facial bone fractures should be considered potential head trauma cases and closely monitored with advanced imaging, even if fully conscious. Soft tissue injuries due to MFT included lacerations/incisions in 66.3% (n=1,025), ecchymosis/contusions in 20.9% (n=323), abrasions in 20.5% (n=317), and hematomas in 14.4% (n=223). Ekstrakranial hematomas were most frequently observed in the forehead (n=103, 32.8%) and scalp (n=83, 26.4%), and were significantly more common in in-vehicle traffic accidents and non-occupant traffic accidents cases. Abrasions were most frequently located on the forehead (n=128, 20.8%) and nasal dorsum (n=110, 17.9%), also significantly associated with in-vehicle traffic accidents and non-vehicle traffic accidents. Ecchymoses/contusions were most commonly observed in the left periorbital region (n=127, 27%) and right periorbital region (n=124, 26.4%), and were significantly more frequent in non-occupant traffic accidents, in-vehicle traffic accidents, and assault cases. Lacerations/incisions were most frequently located on the forehead (n=412, 31%) and chin (n=169, 11.2%), and were significantly associated with falls and penetrating injuries. The predominance of lacerations and incisions as soft tissue lesions is explained by the anatomical structure of the face, where the skin is tightly stretched over bony prominences (zygoma, nasal dorsum, chin) with minimal subcutaneous fat. This predisposes the skin to compression and shearing forces during trauma. Ecchymosis/contusions and hematomas, the second and third most common lesions, indicate blunt trauma mechanisms. These soft tissue injuries have significant medicolegal importance due to their potential to result in permanent facial scarring. Analysis of anatomical localization and etiology shows that in traffic accidents, acceleration and deceleration forces lead to hematomas and abrasions in exposed areas such as the forehead and nose, and high-energy hematomas in the scalp. Bilateral periorbital ecchymosis is significantly associated with interpersonal violence and traffic accidents, indicating targeting of the midface and serving as a critical clinical sign of possible nasal or zygomatic fractures. Lacerations and incisions, which carry the highest medicolegal risk, are most commonly localized to the forehead and chin and are associated with falls and penetrating injuries. Fall-related lacerations tend to be irregular and contused, whereas penetrating injuries produce more regular wound margins depending on the instrument. The most common accompanying injuries were upper extremity injuries, observed in 12.5% (n=193) of all cases, and were significantly more frequent in in-vehicle traffic accidents and non-occupant traffic accidents cases. This is explained by the face and extremities are the most exposed and vulnerable body regions during a trauma. The reflexive instinct to shield the body with arms during a collision, or the direct trauma to the arms and legs as a result of being thrown and falling, increases the incidence of simultaneous injuries to these two areas. Among cases with ocular trauma (n=307), isolated right eye injury was present in 127 cases (41.4%), isolated left eye injury in 127 cases (41.4%), and bilateral eye injury in 53 cases (17.2%). Mild injuries treatable with simple medical intervention were more frequent in both the left (n=161, 89.4%) and right (n=154, 85.6%) eyes. It was determined that left eye trauma was significantly more frequent in cases of assault, occupational accidents, and collisions; whereas right eye trauma was significantly more frequent in cases of non-vehicle traffic accidents, in-vehicle traffic accidents, firearm injuries, and falls. In assault cases, the predominance of right-hand dominance among perpetrators results in targeting of the victim's left facial region, increasing left eye injuries. Although most injuries were within the scope of treatable with simple medical intervention, the presence of injuries with risk of permanent vision loss or organ dysfunction underscores the medicolegal importance of ocular trauma. In this study, 53.6% (n=829) of injuries were not of a nature manageable by treatable with simple medical intervention. Such injuries were significantly more frequent in in-vehicle traffic accidents, non-vehicle traffic accidents, assault, and firearm injury cases. Mild injuries manageable by treatable with simple medical intervention were more common in females, whereas more severe injuries were more common in males. Life-threatening injury was present in 11.1% (n=171) of cases and was significantly associated with in-vehicle traffic accidents, non-vehicle traffic accidents, and firearm injuries. Among females, 8.9% (n=40) and among males, 11.9% (n=131) of injuries were life-threatening. In 97.9% (n=1,515) of cases, the Glasgow Coma Score ranged between 13 and 15. The finding that more than half of MFT cases (53.6%) were not manageable by treatable with simple medical intervention indicates the presence of major injuries involving fractures and deep tissue damage. High-energy etiologies such as in-vehicle and non-vehicle traffic accidents and firearm injuries were identified as the highest-risk groups in terms of both injury severity and life-threatening potential. Greater male exposure to such environments explains gender differences in trauma severity and higher life-threatening injury rates among males. These cases represent serious medicolegal conditions requiring multidisciplinary clinical management due to their high morbidity and mortality risk. In terms of treatment, 75.1% (n=1,162) of cases were managed on an outpatient basis, 23.1% (n=357) were hospitalized, and 3.1% (n=48) refused treatment. Intensive care unit admission was required in 5.6% (n=87) and surgical treatment in 16% (n=248) of cases; 58 cases required both. ICU admission was significantly more frequent in in-vehicle traffic accidents, non-vehicle traffic accidents, and firearm injury cases, while surgical intervention was more frequent in in-vehicle traffic accidents, non-occupant traffic accidents, firearm injuries, and assault cases. Among MFT cases, 10.3% (n=159) were hospitalized in Plastic and Reconstructive Surgery and 6.4% (n=99) in Neurosurgery. Clinical management analysis revealed that most MFT cases were treated on an outpatient basis, reflecting the high frequency of minor injuries. However, high-energy injuries such as traffic accidents and firearm injuries significantly increased the need for intensive care and surgical treatment due to life-threatening conditions, severe head trauma, and hemorrhagic shock risk. Blunt trauma, by contrast, was generally low-energy and localized, allowing for conservative management. Hospitalized cases were most commonly managed by Plastic and Reconstructive Surgery and Neurosurgery, with coordinated involvement of Orthopedics and Traumatology and Ophthalmology, consistent with the multidisciplinary nature of maxillofacial trauma care. This study, conducted to evaluate maxillofacial trauma from a medicolegal perspective and contribute to the scientific literature, demonstrates that trauma etiology varies across age groups. The findings reveal a characteristic distribution in which falls, blunt trauma, and domestic accidents predominate in pediatric and young populations; traffic accidents, occupational injuries, and interpersonal violence in adults; and recurrent falls in the geriatric population. In light of these findings, implementation of traffic safety measures, domestic precautions, and anti-violence policies is essential to reduce the multidisciplinary treatment burden and prevent permanent morbidities such as facial scarring and loss or impairment of sensory organ function. Thus, this study provides a comprehensive perspective on MFT cases and is expected to guide future research in this field.
Benzer Tezler
- Erzurum merkez ili ilkokul çocuklarında görülen dento-facial ve maxillo-facial anomalilerin görülme sıklıklarının incelenmesi
Başlık çevirisi yok
ZEYNEP ECE BİLGEN
- Kalsiyum eksikliğinin kemik metabolizması üzerindeki etkilerinin radyoizetopik, biyomekanik, densitometrik ve histopatolojik yöntemlerle incelenmesi
An Investigation of the effect of calcium deficiency on bone metabolism by means of radio-isotopes, biomechanics, densitometric analysis and histopathology
MİNE CAMBAZOĞLU
Doktora
Türkçe
1992
Diş HekimliğiAnkara ÜniversitesiAğız, Diş ve Çene Cerrahisi Ana Bilim Dalı
PROF. DR. SELAHATTİN OR
- Çene-yüz kırıklarında farklı derecelerdeki eksternal travmanın ve değişik tedavi yöntemlerinin serum alkalen fosfataz seviyesi üzerindeki etkilerinin klinik olarak araştırılması
Başlık çevirisi yok
BELGİN GÜLSÜN
Doktora
Türkçe
1993
Diş HekimliğiDicle ÜniversitesiAğız, Diş ve Çene Cerrahisi Ana Bilim Dalı
DOÇ. DR. BEHÇET EROL
- Adenoid vegetasyon ve sekretuar otitis media olgularında kraniofasiyal iskeletin sefalometrik incelenmesi
Başlık çevirisi yok
YUSUF KEMAL KEMALOĞLU
- Sıçanlarda septoplasti ve submüköz rezeksiyonun maksillofasiyal gelişime etkisi
Başlık çevirisi yok
SERAP SEÇKİN
Tıpta Uzmanlık
Türkçe
1994
Kulak Burun ve BoğazSağlık BakanlığıKulak Burun Boğaz Ana Bilim Dalı
DOÇ. DR. ARAS ŞENVAR