Geri Dön

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları çerçevesinde Türkiye'deki azınlık vakıflarının mülkiyet hakkı sorunu

The problem of the property rights of minority foundations in Turkey within the framework of the decisions of the European Court of Human Rights and the Constitutional Court

  1. Tez No: 1001035
  2. Yazar: BURCU ALKAN
  3. Danışmanlar: PROF. DR. AKİF EMRE ÖKTEM
  4. Tez Türü: Doktora
  5. Konular: Hukuk, Law
  6. Anahtar Kelimeler: Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Azınlık hakları, Gayrimüslimler, Mülkiyet hakkı, Constitutional Court, European Court Human Rights, Minority rights, Non muslem, Property right
  7. Yıl: 2026
  8. Dil: Türkçe
  9. Üniversite: Galatasaray Üniversitesi
  10. Enstitü: Sosyal Bilimler Enstitüsü
  11. Ana Bilim Dalı: Kamu Hukuku Ana Bilim Dalı
  12. Bilim Dalı: Belirtilmemiş.
  13. Sayfa Sayısı: Belirtilmemiş.

Özet

Bu doktora tezinin konusu, Türkiye'deki azınlık vakıflarının (cemaat vakıfları) mülkiyet hakkı sorunlarıdır. Bu kapsamda sorunlar, konuya ilişkin yapılan yasal düzenlemeler ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi'nin azınlık vakıflarının mülkiyet hakkına ilişkin kararları çerçevesinde incelenmektedir. Çalışmanın amacı, sorunların neden ve nasıl ortaya çıktığını açıklamak, sorunların ne ölçüde çözüme kavuştuğunu tespit etmek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Anayasa Mahkemesi'nin söz konusu sorunlara ilişkin yaklaşım ve değerlendirmelerini ortaya koymak ve mevcut sorunların çözümüne katkı sağlayacak öneriler sunmaktır. Azınlık vakıflarının mülkiyet hakkı sorunları, Osmanlı İmparatorluğu'ndan günümüze uzanan tarihsel, hukuki ve siyasal dinamiklerin iç içe geçtiği uzun bir süreç içerisinde şekillenmiştir. Osmanlı döneminde cemaat vakıfları, gayrimüslim toplulukların ibadet, eğitim ve sağlık gibi dini ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla, padişah fermanlarıyla kurulmuşlardır. Bu nedenle diğer vakıflardan farklı olarak vakıf senetleri de bulunmamaktadır. Bununla birlikte cemaat vakıflarına bağımsız tüzel kişilik tanınmaması, bu vakıfların hukuken taşınmaz edinme ve taşınmazları kendi adlarına tescil ettirme imkânını ortadan kaldırmıştır. Dolayısıyla gayrimüslim cemaatler, taşınmazlarını fiilen koruyabilmek amacıyla, bunları muvazaalı kayıtlar yoluyla ya güvenilir cemaat mensubu gerçek kişiler adına ya da hayalî dinî şahsiyetler adına tescil ettirmiştir. 1912 tarihli Kanun-i Muvakkat ile bu uygulamadan kaynaklanan belirsizliklerin giderilmesi amaçlanmış; üçüncü kişiler adına kayıtlı taşınmazların vakıflar adına tesciline sınırlı bir imkân tanınmıştır. Dolayısıyla azınlık vakıfları, hukuki statüsü açık ve doğrudan tanımlanmamış bir mülkiyet rejimi içinde varlık göstermiştir. Bu durum azınlık vakıflarının mülkiyet hakkına ilişkin sorunlarının tarihsel ve hukuki temelini oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla birlikte, laik ve üniter yapıya dayalı bir ulus-devlet modeli benimsenmiştir. Eşit vatandaşlık ilkesi çerçevesinde herkes Türk milleti kimliği altında birleştirilmiştir. Lozan Antlaşması hükümleri çerçevesinde yalnızca gayrimüslimler azınlık olarak kabul edilmiş ve belirli haklar tanınarak korunmuştur. Osmanlı döneminden devralınan cemaat vakıflarının mülkiyet hakkına ilişkin sorunlar, modern hukuk düzeni içerisinde çözülmesi gereken bir miras olarak varlığını sürdürmüştür. Ancak devlet, bu sorunların çözümü için azınlık vakıflarını bütüncül bir yasal statüye kavuşturacak reformları tam anlamıyla hayata geçirmemiştir. Bu nedenle, azınlık vakıflarının hukuki statüsüne ve mülkiyet ilişkilerine dair temel meseleler, açık ve öngörülebilir kanuni düzenlemeler yerine, büyük ölçüde idari uygulamalar ve yargısal kararlar aracılığıyla şekillenmiştir. 2762 sayılı Vakıflar Kanunu, vakıfların devlet denetimi altına alınması amacıyla, vakfın amacı, gelir kaynakları, yönetim yapısı ve tasarrufunda bulunan tüm malvarlığı unsurlarının beyan edilmesini öngörmüştür. Bu doğrultuda, gayrimüslim cemaat vakıfları da dâhil olmak üzere bütün vakıflar tarafından verilen bu beyannamelere literatürde“1936 Beyannamesi”adı verilmiştir. Bununla birlikte Kanun, azınlık vakıflarının fiilen tasarrufunda bulunan taşınmazların belirli şartlar altında adlarına tesciline imkân tanımış; ancak taşınmaz edinme ehliyetini açık ve genel bir hükümle düzenlememiştir. Bu hukuki boşluk, 8 Mayıs 1974 tarihli Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararıyla doldurulmuş; Mahkeme, 1936 beyannamesini vakıf senedi niteliğinde kabul ederek, beyannamede taşınmaz edinimine ilişkin açık bir yetki bulunmayan azınlık vakıflarının taşınmaz edinemeyeceği sonucuna ulaşmıştır. Dolayısıyla 1936 beyannamesinde yer almayan taşınmazların hukuki statüsü tartışmalı hâle gelmiştir. Bu karar, azınlık vakıflarının taşınmaz edinmesini engelleyerek ve mevcut taşınmazların kaybına yol açarak, çok sayıda mülkiyet uyuşmazlığının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ayrıca 1974 tarihli Yargıtay kararının bir sonucu olarak, 1936 beyannamesini veren vakıflar cemaat vakfı olarak kabul edilmiş ve beyannamelerinde yer alan taşınmazları adlarına tapuda tescil edebilmişlerdir. Buna karşılık, beyanname vermeyen vakıflar bu imkânlardan yararlanamamıştır. Böylece 1974 tarihli Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararı, azınlık vakıflarına özgü bir mülkiyet rejimi ortaya çıkarmıştır. Öte yandan 2762 sayılı Kanunu'na istinaden, azınlık vakıflarının bir kısmı faaliyetlerini sürdüremediği veya yönetim organlarını oluşturamadığı gerekçesiyle mazbut vakıf statüsüne alınmıştır. Bu suretle vakıfların yönetim ve temsil yetkileri Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne devredilmiştir. Bu uygulama, cemaat vakıflarının taşınmazları üzerindeki tasarruf yetkilerinin sınırlandırılmasına ve mülkiyet kayıplarına yol açmıştır. Bununla birlikte sorunlar sadece bu hususlarla sınırlı kalmamış, azınlıkların kurumsal varlıklarını sürdürebilmeleri için gerekli olan temel hukuki altyapı da tesis edilmemiştir. Nitekim gayrimüslim cemaatlere tüzel kişilik tanınmaması, toplumsal yaşamda örgütlenebilecekleri tek alanın vakıflar olmasına yol açmış; bu nedenle vakıflar, cemaatlerin dinî ibadetlerini yerine getirebildikleri, kültürel kimliklerini sürdürebildikleri, taşınmazlarını yönetebildikleri ve sosyal dayanışmayı sağlayabildikleri temel kurumsal araçlar hâline gelmiştir. Ancak bu kurumsal alanın hukuken güçlendirilmesine yönelik adımlar da atılmamıştır. Modern hukuk sistemlerinde vakıfların kurulabilmesi ve faaliyet gösterebilmesi için zorunlu kabul edilen vakıf senedini edinmelerine izin verilmediği gibi, 743 sayılı Türk Kanun-i Medenisi ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ile yeni bir cemaat vakfı kurulması da yasaklanmıştır. Bu düzenlemeler, sonraki dönemlerde de değiştirilmediği için, azınlık vakıflarının kurumsal gelişimini engelleyen ve günümüze kadar uzanan yapısal sorunlar olarak süreklilik göstermiştir. Avrupa Birliği adaylık süreci nedeniyle ortaya çıkan uluslararası yükümlülükler, Türkiye'yi azınlık vakıflarına yönelik çeşitli reformlar yapmaya yöneltmiştir. Bu kapsamda 2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nda yapılan değişiklik ile cemaat vakıflarına, ilgili makamlardan izin almak şartıyla ile dinî, hayri, sosyal, eğitsel, sıhhi ve kültürel amaçlarla taşınmaz edinme ve bu taşınmazlar üzerinde tasarrufta bulunma hakkı tanınmıştır. Ancak yapılan düzenleme yetersiz kalmıştır. Bu süreçte Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne taraf olması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yargı yetkisini kabul etmesiyle birlikte, cemaat vakıfları konuyu uluslararası yargıya taşımıştır. Mahkeme, özellikle 1974 tarihli Yargıtay içtihadının uygulanmasının azınlık vakıflarının mülkiyet hakkını ihlal ettiğini belirterek Türkiye aleyhine kararlar vermiştir. Böylece, uzun süre iç hukukta çözülemeyen mülkiyet hakkı sorunları, Türkiye'nin uluslararası yükümlülükleri bağlamında ele alınan bir insan hakları meselesine dönüşmüştür. Bu nedenlerle, daha kapsamlı bir reform gerçekleştirmek amacıyla, 2762 sayılı Vakıflar Kanunu yürürlükten kaldırılarak, 2008 yılında 5737 sayılı Vakıflar Kanunu kabul edilmiştir. Bu yeni yasal düzenlemeyle, cemaat vakfı tanımını iç hukuka açıkça dahil edilmiş ve tüzel kişilikleri hukuken tanınmıştır. Bu çerçevede Kanun cemaat vakıflarını, vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın 2762 sayılı Vakıflar Kanunu gereğince tüzel kişilik kazanmış, mensupları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Türkiye'deki gayrimüslim cemaatlere ait vakıflar şeklinde tanımlanmıştır. Ayrıca 5737 sayılı Kanun, önceki mevzuatta öngörülen izin alma şartını ve dini, hayri, sosyal, eğitsel, sıhhi ve kültürel alanlardaki ihtiyaçları karşılamak üzere ifadesini kaldırarak, cemaat vakıflarına taşınmaz edinme serbestisi tanımıştır. Böylece cemaat vakıflarının mülkiyet rejimi üzerindeki kısıtlamalar önemli ölçüde kaldırılmıştır. Bu yönüyle Kanun, cemaat vakıflarının hukukî statüsü ve mülkiyet hakkı bakımından önemli bir ilerleme kaydetmiştir. Ayrıca cemaat vakıflarının mülkiyet hakkı ihlallerine konu olan taşınmazlarının iadesi amacıyla Geçici 7'nci ve Geçici 11'inci maddeler yürürlüğe konulmuştur. Ancak söz konusu düzenlemeler, iade hükümlerinin 1936 beyannamesinde kayıtlı taşınmazlarla sınırlandırılması, Vakıflar Meclisi'nin olumlu kararına bağlı kılınması, hak düşürücü sürelere tâbi tutulması ve çeşitli sebeplerle kaybedilen tüm taşınmazların iadesini içermemesi nedeniyle, sorunları çözmekte yetersiz kalmıştır. Bu süreçte bireysel başvuru yolunun yürürlüğe girmesiyle birlikte, cemaat vakıflarının mülkiyet hakkına ilişkin uyuşmazlıkları Anayasa Mahkemesi'nin denetimine de konu olmuştur. Avrupa Birliği'ne üyelik sürecinin etkisini yitirmesiyle birlikte reform sürecinin sona ermesi, azınlık vakıflarının mülkiyet hakkına ilişkin sorunların çözümünde yargısal denetimi ön plana çıkarmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi, 1974 tarihli Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararının yarattığı mülkiyet rejimi ile mazbut vakıf uygulamalarının ve iade hükümlerinin yorumlanma ve uygulanma biçiminin, mülkiyet hakkı üzerindeki etkilerini incelemiştir. Her iki Mahkeme de, taşınmazların kaybına yol açan idari ve yargısal uygulamaları, özellikle kanunilik, hukuki güvenlik ve orantılılık ilkeleri çerçevesinde değerlendirmiş; farklı sorun alanlarında ihlal tespitlerinde bulunarak konuya ilişkin zengin bir içtihat geliştirmiştir. Bu içtihatlar, azınlık vakıflarının mülkiyet rejiminin değerlendirilmesinde ve mevcut sorunların anlaşılmasında belirleyici bir referans noktası hâline gelmiştir.

Özet (Çeviri)

The subject of this doctoral dissertation is the problems related to the right to property of minority foundations (community foundations) in Turkey. Within this framework, these problems are examined in the light of the relevant legislative regulations as well as the decisions of the European Court of Human Rights and the Constitutional Court concerning the right to property of minority foundations. The aim of the study is to explain why and how these problems have arisen, to determine the extent to which they have been resolved, to set out the approaches and assessments of the European Court of Human Rights and the Constitutional Court with regard to these issues, and to put forward proposals that may contribute to the resolution of the existing problems. The problems related to the right to property of minority foundations have been shaped over a long process in which historical, legal, and political dynamics intertwine, extending from the Ottoman Empire to the present day. During the Ottoman period, community foundations were established by imperial decrees in order to meet the religious and social needs of non-Muslim communities, such as worship, education, and healthcare. For this reason, unlike other foundations, they did not have foundation deeds. However, the failure to grant independent legal personality to community foundations eliminated their legal capacity to acquire immovable property and to have such property registered in their own names. Consequently, in order to de facto protect their immovable properties, non-Muslim communities had them registered through fictitious arrangements either in the names of trustworthy natural persons who were members of the community or in the names of fictitious religious personalities. With the Provisional Law of 1912, it was aimed to eliminate the uncertainties arising from this practice, and a limited possibility was granted for the registration, in the name of the foundations, of immovable properties registered in the names of third parties. Accordingly, minority foundations existed within a property regime whose legal status was not clearly and directly defined. This situation constituted the historical and legal basis of the problems related to the right to property of minority foundations. With the establishment of the Republic of Turkey, a nation-state model based on a secular and unitary structure was adopted. Within the framework of the principle of equal citizenship, everyone was unified under the identity of the Turkish nation. In accordance with the provisions of the Treaty of Lausanne, only non-Muslims were recognized as minorities, and certain rights were granted and protected. The problems related to the right to property of community foundations inherited from the Ottoman period continued to exist as a legacy that needed to be resolved within the modern legal order. However, the state did not fully implement reforms that would endow minority foundations with a comprehensive legal status in order to resolve these problems. For this reason, the fundamental issues concerning the legal status and property relations of minority foundations were shaped largely through administrative practices and judicial decisions, rather than through clear and foreseeable legislative regulations. Law No. 2762 on Foundations provided, with the aim of placing foundations under state supervision, for the declaration of the purpose of the foundation, its sources of income, its management structure, and all elements of its assets under its disposal. Accordingly, these declarations submitted by all foundations, including non-Muslim community foundations, have been referred to in the literature as the“1936 Declaration.”However, while the Law allowed, under certain conditions, the registration in their own names of immovable properties that were under the de facto control of minority foundations, it did not regulate their capacity to acquire immovable property through a clear and general provision. This legal gap was filled by the decision of the General Assembly of the Civil Chambers of the Court of Cassation dated 8 May 1974; the Court regarded the 1936 Declaration as having the nature of a foundation deed and concluded that minority foundations whose declarations did not contain an explicit authorization regarding the acquisition of immovable property could not acquire such property. Consequently, the legal status of immovable properties not included in the 1936 Declaration became contentious. This decision prevented minority foundations from acquiring immovable property and led to the loss of existing properties, giving rise to numerous property disputes. Moreover, as a result of the 1974 decision of the Court of Cassation, foundations that had submitted a 1936 Declaration were recognized as community foundations and were able to have the immovable properties listed in their declarations registered in their own names in the land registry. By contrast, foundations that had not submitted a declaration were unable to benefit from these possibilities. Thus, the 1974 decision of the General Assembly of the Civil Chambers of the Court of Cassation created a property regime specific to minority foundations. On the other hand, on the basis of Law No. 2762, some minority foundations were placed under the status of mazbut foundations on the grounds that they were unable to continue their activities or to constitute their governing bodies. In this manner, the powers of management and representation of the foundations were transferred to the General Directorate of Foundations. This practice led to the restriction of the powers of disposition of community foundations over their immovable properties and to losses of property. However, the problems were not limited solely to these issues, and the fundamental legal infrastructure necessary for minorities to sustain their institutional existence was also not established. Indeed, the failure to grant legal personality to non-Muslim communities resulted in foundations becoming the only sphere in which they could organize within social life; for this reason, foundations came to constitute the principal institutional instruments through which communities could carry out their religious worship, preserve their cultural identity, manage their immovable properties, and ensure social solidarity. Nevertheless, no steps were taken to strengthen this institutional sphere from a legal perspective. Likewise, they were not permitted to obtain a foundation deed, which is considered indispensable in modern legal systems for the establishment and operation of foundations, and the establishment of new community foundations was also prohibited by the Turkish Civil Code No. 743 and the Turkish Civil Code No. 4721. As these regulations were not amended in subsequent periods, they have persisted as structural problems that hinder the institutional development of minority foundations and extend to the present day. The international obligations arising from the European Union accession process led Turkey to undertake various reforms concerning minority foundations. In this context, an amendment made to Law No. 2762 on Foundations granted community foundations, subject to obtaining permission from the relevant authorities, the right to acquire immovable property and to dispose of such property for religious, charitable, social, educational, health-related, and cultural purposes. However, the regulation adopted proved to be insufficient. In this process, with Turkey becoming a party to the European Convention on Human Rights and accepting the jurisdiction of the European Court of Human Rights, community foundations brought the matter before international judicial bodies. The Court rendered judgments against Turkey, noting in particular that the application of the 1974 jurisprudence of the Court of Cassation violated the right to property of minority foundations. Thus, property-rights issues that had long remained unresolved within domestic law were transformed into a human rights matter addressed within the framework of Turkey's international obligations. For these reasons, in order to carry out a more comprehensive reform, Law No. 2762 on Foundations was repealed and Law No. 5737 on Foundations was adopted in 2008. With this new legislative arrangement, the definition of a community foundation was explicitly incorporated into domestic law and their legal personality was legally recognized. In this framework, the Law defined community foundations as foundations belonging to non-Muslim communities in Turkey, whose members are citizens of the Republic of Turkey, and which acquired legal personality pursuant to Law No. 2762 on Foundations, regardless of whether they have a foundation deed. Moreover, Law No. 5737 removed the requirement to obtain permission stipulated in the previous legislation and deleted the phrase concerning the purpose of meeting needs in religious, charitable, social, educational, health-related, and cultural fields, thereby granting community foundations freedom to acquire immovable property. Thus, the restrictions on the property regime of community foundations were significantly lifted. In this respect, the Law marked an important advancement in terms of the legal status and the right to property of community foundations. In addition, Provisional Articles 7 and 11 were put into force for the purpose of restoring immovable properties that had been subject to violations of the right to property of community foundations. However, these regulations proved insufficient to resolve the problems, as the restitution provisions were limited to immovable properties registered in the 1936 Declaration, made subject to a favorable decision of the Council of Foundations, subjected to peremptory time limits, and did not encompass the restitution of all immovable properties lost for various reasons. In this process, with the entry into force of the individual application procedure, disputes concerning the right to property of community foundations also became subject to the review of the Constitutional Court. With the loss of momentum of the European Union accession process and the consequent end of the reform process, judicial review has come to the fore in the resolution of problems relating to the right to property of minority foundations. The European Court of Human Rights and the Constitutional Court have examined the effects on the right to property of the property regime created by the 1974 decision of the General Assembly of the Civil Chambers of the Court of Cassation, as well as the manner in which the practices concerning mazbut foundations and the restitution provisions have been interpreted and applied. Both courts have assessed the administrative and judicial practices leading to the loss of immovable property, in particular within the framework of the principles of legality, legal certainty, and proportionality, and have developed a rich body of case law by finding violations in different areas of concern. This body of case law has become a decisive reference point in the assessment of the property regime of minority foundations and in the understanding of the existing problems.

Benzer Tezler

  1. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları çerçevesinde Türkiye'de toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğünün sınırlandırılması

    Limiting the freedom of assembly and demonstration march in Turkey under the European Court of Human Rights

    EDA DEMİRSOY AŞIKOĞLU

    Yüksek Lisans

    Türkçe

    Türkçe

    2015

    HukukErciyes Üniversitesi

    Kamu Hukuku Ana Bilim Dalı

    DOÇ. DR. KASIM KARAGÖZ

  2. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi kararları çerçevesinde Türkiye'de tutuklama

    Arrests i̇n Turkey i̇n the framework of the European Court of Human Ri̇ghts deci̇si̇ons

    MEDET AKCAN

    Yüksek Lisans

    Türkçe

    Türkçe

    2015

    HukukSelçuk Üniversitesi

    Kamu Hukuku Ana Bilim Dalı

    PROF. DR. FARUK BİLİR

  3. Türkiye'de adil yargılanma hakkının gelişimi ve Anayasa Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında adil yargılanma hakkı

    The development of the right to a fair trial in Turkey and the right to a fair trial in light of the judgments of the Constitutional Court and the European Court of Human Rights

    HÜSEYİN YUNUS

    Yüksek Lisans

    Türkçe

    Türkçe

    2025

    HukukHatay Mustafa Kemal Üniversitesi

    Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Ana Bilim Dalı

    PROF. DR. ŞENOL ADIGÜZEL

  4. Mültecilerin hukuki durumuna dair sözleşme, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları çerçevesinde geri göndermeme ilkesi

    Convention on the status of refugees, the Constitutional Court and the the principle of non-refoulement in the framework of the decisions of the European Court of Human Rights

    SAMİYE AÇAR YAŞAR

    Yüksek Lisans

    Türkçe

    Türkçe

    2024

    HukukHakkari Üniversitesi

    Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı

    DOÇ. DR. EKREM YAŞAR AKÇAY

  5. Türk Anayasa yargısında düşünceyi ifade özgürlüğü ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarıyla karşılaştırılması

    The freedom of speech in Turkish Constitutional Judiciary and the comparison of the judgements of the Turkish Judiciary with those of the European Court of Human Rights

    İSMAİL TURGUT KILDAN

    Yüksek Lisans

    Türkçe

    Türkçe

    2008

    HukukGazi Üniversitesi

    Kamu Hukuku Ana Bilim Dalı

    PROF. DR. İLYAS DOĞAN